MAYIS 1919 ORTAMI VE ATATÜRK




 Atatürk, 15 Ekim 1927 tarihinde, CHP Kurultayı’nda Nutuk adlı ünlü konuşmasına şu cümle ile başladı; “19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve vaziyet.” Ardından gelen cümlelerle de 1919 yılı koşullarında ülkenin içinde bulunduğu durumu son derece gerçekçi ve çarpıcı bir tablo gibi ortaya koydu.

Buna göre, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile Osmanlı orduları dağıtılmaya başlanmış, stratejik yerler işgal edilmiş, silahlar ve elde bulunan az sayıda savaş gemileri teslim edilmiş, Çanakkale ve İstanbul Boğazları İtilaf donanmasının geçişine açılmıştı. Ateşkesin her bir maddesi çok ağırdı, ancak asıl Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasına zemin hazırlayacak olan 24. maddesi ile İtilaf devletlerine diledikleri her yeri işgal etmeye izin veren ünlü 7. maddesi, adeta Anadolu’daki Türk varlığını ortadan kaldırma projesinin kağıda yansımış hali idi.

7. madde, İtilaf devletlerine istedikleri bütün kapıları açan maymuncuk görevini görecekti. “İtilaf devletleri güvenliklerini tehlikede gördükleri takdirde diledikleri herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdir” diyen 7. madde, İtilaf devletlerinin Osmanlı devlet yöneticilerinin zaaflarını sezdiklerini ve en hassas noktalarından yakaladıklarını gösterir. Özellikle muğlak yazılan madde ile güvenliklerinin hangi şartlarda tehlikeye gireceği belirsiz bırakılmış, “stratejik yer” ile de aslında İstanbul ima edilmiştir.

 O günlerin Osmanlı yöneticileri, İstanbul’un kaybından büyük endişe duymaktadırlar ve bu ihtimali ortadan kaldırmak için tavizler vermeye hazırdırlar. Nitekim, süreç gerçekten de bu şekilde işleyecek ve Padişah Vahdettin ve kurduğu hükümetler İtilaf devletlerinin isteklerine sürekli boyun eğerek ve onlara yaranmaya çalışarak, onların hoşuna gidecek politikalar izleyerek, İngiliz Muhibleri Cemiyeti örneğinde olduğu gibi manda ve himaye beklentilerine gireceklerdir. Ülkenin ve yöneticilerin bu yaklaşımı umut verici değildir.

Halkın durumu da perişandır. Halk, yorgun ve yoksuldur. Balkan Savaşları ile başlayan Birinci Dünya Savaşı ile devam eden uzun ve yıpratıcı savaşlar zinciri Anadolu’yu sosyo-ekonomik açıdan çökertmiştir. Ekonomik zorluklar yanında Anadolu’nun nüfus potansiyeli de erimiştir. Çanakkale ve Kut-ul Ammare gibi zaferlerin dışında yenilgi psikolojisi halkın üzerine sinmiştir.

Ülkenin ve halkın durumunu gerçekçi gözle görmek, değerlendirmek, bu duruma uygun uygulanabilir çözümler bulmak ve önderlik yapmak gerekiyordu. Padişah Vahdettin bu niteliklere sahip değildi. Çünkü bu makam için yetiştirilmediği gibi, kişilik olarak da bu çapta bir sürecin liderliğine uygun değildi. Dünyanın ve ülkenin durumunu gerçekçi bir biçimde göremiyor, isabetli kararlar alamıyor, aldığı kararları cesaretle uygulamaya koyamıyordu. Bu nedenle, teslimiyetçi bir politikaya yöneldi.

 Böyle bir ortamda İstanbul’a gelen ve 13 Kasım 1918-16 Mayıs 1919 tarihleri arasında altı ay orada kalan Atatürk, ülkenin, halkın ve dünyanın genel durumunu değerlendirdi. Başta İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy olmak üzere asker ve sivil arkadaşlarıyla görüştü. Cebinden harcama yaparak Minber adında bir gazete yayımladı. Gazetelere röportajlar verdi. Daha önceden hazırladığı Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı eserini bastırdı. Padişah Vahdettin ile de görüşüp onu etkilemeye, cesaretlendirmeye çalıştı. O sıralarda halen görevde olan hükümet üyeleriyle, Genelkurmay’daki silah arkadaşlarıyla görüştü. Zaten ilk gençlik yıllarından beri parlak bir kurmay olarak göze çarpan Atatürk, başta Çanakkale olmak üzere görev yaptığı her cephede başarılı olduğundan adı giderek ön plana çıktı.

Dolayısıyla Atatürk, İstanbul yönetim çevrelerinde oluşturduğu izlenim, hükümet ve Genelkurmay’daki arkadaş çevresi, gazete ve kitaplarıyla halka verdiği güven, geçmişinde hep başarılar bulunması, İttihatçılarla arasına mesafe koyabilmesi, ülke ve dünyanın durumuna isabetli teşhisler getirebilmesi, sonsuz cesareti, yıkılmaz azmi, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, karizmatik liderlik yeteneği ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.

 

Parolası, kendi ifadesi ile, “ya istiklal ya ölüm” idi. O’na ve davasına sınırsız minnet duygularımız, saygımız ve bağlılığımız vardır ve öyle kalacaktır.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları