Uygar mı olmak istiyoruz?




Bilgi kirliliğin insanları esir aldığı bir çağda yaşıyoruz. Hızla gelişen teknoloji, globalleşen ve küreselleşen dünyanın neresindeyiz, ne yapmalıyız, nasıl güvenli bir yaşam sürdürebiliriz kaygıları uzun yıllardır insanlara manipüle edilmeye çalışıldı ve hala çalışılıyor.

 

İnsanlar gündelik öfkelerini Tv’nin karşısında, şiddet sahnelerinde kendileri aktörmüşçesine, özdeşleştikleri kahramanlarla eşduyum halinde geçiştirmektedirler. Şiddet sahnelerini izleyen birey, öfkelendiği kişinin cezalandırılmasından haz alır. Gündelik öfkelerin somutlaştığı kötü adamlar, hainler, yalancılar, ikiyüzlüler ve kanunsuzlar tek tek öldürülmekte, işkence görmekte.

 

Yine gerek sosyal media, gerek tv  ve gazetelerde  ekonomik  krizlerin, savaşların ölümlerin Şiddettin Öfkenin bu denli yer almasıyla bireylere olumsuzlukların manipüle edilerek mutsuzluğa ve akabinde de depresyona sürüklenmesine sebep oluyor.

Özellikle ülkemizde müfredatın yetersiz ve yanlış bilgilerle dolu oluşu, sınav sistemlerinin yazboz mantığı ile bir gece de kaldırılışı ya da getirilişi, okulların durumu ve çocuklarımızın geleceği için duyduğumuz kaygı ve güvensizliğin sürekli tetikte tutulması gibi konular ülkemizde neredeyse huzurlu ve iyi hisseden bir aile kalmayacağı imajı oluşturuyor. Güzelim dünyada iyi yürekli ve temiz vicdanlı insanlarının arasında, birbirimize düşman mışız gibi, her gün kavga, nefret, kötülük içindeymişiz gibi şeylere inandırılmaya çalışılıyoruz. Elbette dünya var olduğundan beri olan kötülük her yerde hala var ve var olacaktır. Önemli olan üzerimizdeki olumsuz etkilerini minimize etmek…

 

Sonuç olarak, bu manipülasyonlar ve subniminal mesajlı yayınlar toplumun ve bireyin mutluluk hormonu sağlayan normal yaşamları tamamen ellerinden almakta ve akabinde şu olumsuz sonuçlarla birlikte hızla depresyona sürüklenmekte.

Doğadan uzaklaşma, kendine  yeterince zaman ayıramama , kendini yeteriz görme, kaygı, öfke,şiddet eğilimi stres, vb..

Uygar mı olmak istiyoruz?

Bu ne nüfusun çokluğundan, ne büyük kentlerden, ne sanayiden, ne üretimden nede tüketimden geçer.

Gerçek ölçüt kendine inanan, kendisiyle barışık, iç huzuru olan mutlu bireylerden geçer. Peki bunu Nasıl başarmalıyız?

Bunun cevabını bir sonraki yazımda vermek üzere ..

Küçük bir öyküyü

Nick isminde güçlü, sağlıklı bir işçi, manevra sahasında çalışmaktadır. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini de gayet iyi yapan güvenilir bir insandır. Ne var ki, kötümser biri, her şeyin kötüsünü bekler ve başına kötü şeyler geleceğinden korkmaktadır.

Bir yaz günü, tren isçileri, ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılırlar. Tamir için gelmiş olan ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren Nick, yanlışlıkla içerden kapıyı kapatır; yanlışlıkla kendini soğutucu vagona kilitler.

Diğer işçiler Nick’in kendilerinden önce çıktığını düşünürler. Nick kapıyı tekmeler, bağırır, ama kimse duymaz, duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda olduğu için pek kulak vermezler. Nick burada donarak öleceğinden korkmaya başlar. “Eğer buradan çıkmazsam, burada kaskatı donacağım” diye düşünmeye baslar.

Ertesi günü soğutucu vagonun kapısını açan işçiler, Nick’in donmuş bedenini bulurlar. Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü göstermektedir. Fakat bu olayı olağanüstü yapan, soğutucu vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olmasıdır. Vagonun içindeki ısı 18 derece idir, ve vagonda da yetrince temiz hava vardır.

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları