ÇAĞDAŞLAŞMA ZORUNLULUĞU




Son yıllarda giderek artan bir biçimde, çağdaşlaşma sürecimizin tarihimizin doğal akışını bozan, “milli” değerlerimize aykırı, hatta ona ihanet eden bir süreç olduğu ve bu sürecin “Batı” etkisi ile başlayıp yürütüldüğüne dair propaganda ve değerlendirmeler yaygınlaşmaktadır. Çağdaşlaşma sürecimizin zirvesini oluşturan dönemin simgesi ve sürükleyici lider ismi olan Atatürk’ün özel yaşamı, annesi, evlatlıkları üzerinden saldırılar da bu bağlamda yoğunlaşmıştır.

 

Öyle anlaşılıyor ki, zihinlerindeki Türkiye’yi oluşturmak isteyenler ve buna inananlar, bu beklentiye uygun bir tarih inşa sürecini bilerek ve isteyerek tetiklemişlerdir. Bu uğurda, tarihsel geçmişimizi olgulara ve somut verilere uygun olarak yorumlamak yerine kafalarındaki ideallere göre bir geçmiş yaratmak yolunda yürüyorlar. En nihayetinde yaptıkları ve toplumu yönlendirmeye çalıştıkları yorumlar ve değerlendirmeler yalan ve yanlışlarla dolu olsa da bu zihniyete sahip olanların beklentisi, sürekli tekrarlanan yalan ve yanlışların eğitimsiz kesimlerin zihinlerine yerleşmesi ve “doğru” kabul edilmesidir.

Toplumda yaygın olarak kabul edilen bilgiler yanlış olsa da onları düzeltmenin neredeyse imkansız olması tek dayanak noktalarıdır. Ayrıca, toplumun genel olarak sahip olduğu dini ve milli düşünce ve duygulara hitap edebilme olanaklarını sonuna kadar kullanmaktadırlar. Abartılı bir din ve tarih yorumu ve algısı, yurttaşların gündelik sorunlarının da gözden kaçırılması ve öfkenin asıl sorumlulara yöneltilmesini de engellemektedir.

Onlara göre, tüm sorumlu, bizi “milli” kimliğimizden uzaklaştıran çağdaşlaşma süreci ve “Batı”dır. Bu süreç tersine çevrildiğinde sorunlarımız da sona erecektir. Elbette, bu yaklaşım son yıllarda birden bire ortaya çıkmış değildir. Çağdaşlaşma sürecimizin üç yüz yılı aşan bir birikimi vardır ve bu süreç en baştan beri muhafazakar çevrelerin eleştirileri altındadır. Son yılların, öncekilerden farkı, çağdaşlaşma sürecini eleştirenlerin çok etkili makamlara ulaşabilmiş olmasıdır.

Oysa, “resmi tarih” yaftasıyla eleştirilen ve küçümsenen tarih yorumlarının, düzeltilecek ve geliştirilecek birçok yanı olsa da bir çırpıda bir kenara atılması olanaklı değildir. Geçmişe olgu ve olayların verileriyle, objektif yaklaşımla bakıldığında “yeni” tarih yorumlarının çok daha sorunlu ve temelsiz olduğu açıkça ortadadır.

Çağdaşlaşma sürecimiz üzerine yazılan yüzlerce eser bu sürecin toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasal boyutlarıyla ilgili devasa bir külliyat oluşturmaktadır. Bu süreci başka türlü ve olduğundan farklı yorumlamak için bu dev birikimi algılayacak ve aşacak donanıma sahip olmak gerekmektedir. Ancak, “yeni” tarih anlayışının temsilcilerinin akademik ve zihinsel eğitim ve kapasitelerinin yetersizliği yanında sahip oldukları önyargılar nedeniyle dilleri, üslupları, yaklaşımları bilgi temelinden yoksun ve terbiyesizcedir. Bu nedenle de sadece sloganlarla konuşmakta, ele aldıkları konulara farklı açıdan bakanlarla açık bir tartışmaya girmekten kaçınmaktadırlar.

            Yüzlerce yıllık bir tarih süreci sonunda geldiğimiz yer elbette asıl bulunmak istediğimiz yerden henüz çok uzaktır. Kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak ve küresel ölçekte birçok alanda öncü olmak bu ülkenin bilinçli yurttaşlarının görevi ve hedefidir. Çağdaşlaşma sürecinin bize kattığı değerleri dışlayarak, küçümseyerek, hatta yok ederek öncü olmak, müreffeh olmak, zengin olmak mümkün değildir.

 

Çağdaşlaşma sürecimiz, baştan beri defalarca kesintiye uğramış ve tökezlemiştir. Şu anda yaşadığımız da budur. Ancak, sonuçta, tarih onu yönetmeye ve yönlendirmeye çalışanlara inat kendi bildiği yönde yürür ve o yol da önceden öngörülemez, bilinemez. Tek bildiğimiz, insanlığın yararına olmayan moda akımların ömrünün kısa olduğudur.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları