ÇAĞDAŞLAŞALIM, ANCAK BU NASIL OLMALI?




Her birey bir insan topluluğu ya da toplum içinde var olmak ve yaşamak zorundadır. İnsanlar doğuştan itibaren, büyüme, gelişme, eğitim, aile kurma, iş ve güç sahibi olma, ibadet etme, kamu hizmetlerine katılma, gezme, eğlenme ve benzeri etkinlikler için diğer insanlarla beraber müşterek zaman geçirmeye mecburdur. Fakat her birey, bütün bu kurumlar ya da topluluklar içinde nasıl davranacağının bilgilerini çocukken aile içinde, daha sonra da eğitim kurumları, işyerleri, arkadaş grupları, yani içinde yaşadığı sosyal çevreden öğrenir.

Bireyin genelde toplumsal faaliyetler içindeki tutum ve davranışları üç ana neden tarafından kısıtlanır. Bu kuralların ilki hukuk kuralları, yani devletin yetkili aygıtları tarafından üretilen yasalara uymak zorunludur. Hukuk kurallarına aykırı davranan bireyler, kolluk kuvvetlerince mahkemelere teslim edilir ve yargıçlar tarafından cezalandırılır. Mahkemelerin verdiği cezalar özgürlükleri kısıtlayıcı (hapis, hatta ölüm)olabileceği gibi mali-parasal cezalar da olabilir. İkinci tür bireysel davranış kısıtlamaları ise çağına ve toplumsal yapıya göre oluşmuş din ve ahlak kurallarınca belirlenir. Din ve ahlak kurallarına uymayanlar toplumun ve sosyal çevrenin keskin eleştirileri ile karşılaşabilirler. Toplumsal çevrenin bireyler üzerindeki baskıları, gelişmiş toplumlarda daha hafif ve toleranslıdır. Gelişmemiş feodal toplumlarda ise daha katı ve acımasız bir direnç oluşturabilir. Bireysel davranışlar açısından, yaptırımları fazla hissedilmese bile, üçüncü tür sınırlayıcı davranışlar görgü ve nezaket kurallarından oluşur. Sofra adabı, konuşma ve dinlemedeki nezaket, büyükler ve küçükler arsındaki sevgi ve şefkat, selamlaşmalardaki kibarlık, zor duruma düşen insanlara yardım, güçsüzler ve fakirlerle dayanışma… görgü ve nezaket kuralları arasındadır. Bireylerin insani niteliğinin derecesini ise bu son kurallar belirler. Halk, görgü ve nezaket kurallarına titizlikle, aşırıya ve abartıya kaçmadan uyanları, beyefendi, kibar ve nazik kişiler olarak nitelendirir. Tersine bir davranış içinde olanları da kaba ve görgüsüz olarak yaftalar.

Feodal toplumlarda klan, kabile kültü egemendir. Bu tür toplumlarda kişi kendini bir klana, kabileye ait olarak görür. Kabile başkanı ya da kabile kurulu kabile içindeki her şeyin belirleyicisi ve her kararın kesin yetkilisidir. Bireyler ve hatta aileler kabile yönetiminden bağımsız kararlar veremezler. Kabile kültürü ve kurallarını ihlal edenler, işlenen suçun niteliğine göre kabile tarafından, töreler ve geleneklere göre cezalandırılır. Bu cezaların için de ölüm bile olabilir. Bireysel tercihler ve kararlar yani bağımsız davranmak mümkün değildir. Bireyin saygınlığı, kabile kurallarına bağlılığı yani itaatın derecesi ile orantılıdır. Kısacası birey ne kadar itaatkar ise, kabiledeki saygınlığı da o kadar yüksek olur.

Kabile kültüründe önemli diğer bir husus da kabile üyesi olmayan kişilerce kabile üyelerinden birine karşı işlenen suçlarla ilgilidir. Kabilenin tamamı tek bir kişi gibi kabul edilir. Kabile üyelerinden birine karşı işlenen suç kabilenin tamamına karşı yapılmış sayılır. İşlenen suçun cezasını kişi değil, kabile adına görevlendirilen kişiler verir. Bu tür yapılar içinde bireyin aileden, kabileden bağımsızlaşması ve kendi aklınca davranması çoğu kere mümkün olmaz. Bu tutum ve davranışlar o kabile bireylerinin siyasi tutum ve davranışlarına da yansır. Çünkü kabile kültürüne göre sürüden ayrılanı kurtlar yer. Bireyler tek tek özgür değil, sürünün bir parçası olurlar.

Kabile kültürü açısından söylenenler dinsel cemaatler için de geçerlidir. O dinsel cemaatin lideri söz konusu cemaatin en üst otoritesi yani lideri ve mürşididir. Mürşit, o cemaatteki kişileri irşad eden, aydınlatan, doğru yola götüren büyük üstat konumunda kabul edilir. Dokunulmaz ve eleştirilemezdir. Kesin otoritedir. Cemaate üye olan kişiler her türlü mal ve can varlığı ile mürşide teslim olmuş demektir. Üyenin iradesi mürşidin iradesinin aynıdır. Mürşit müridinin (cemaat üyesinin) dünyevi, dini ve insani her türlü davranışını denetler ve cemaatın kuralları ile uyum içinde olup olmadığını diğer üyeler aracılığı ile denetler. Temel kural şudur. Mürşit yanında mürit, gassal(ölü yıkayıcı) önünde meyyit (ölü) gibidir. Bu bir gönüllü teslimiyet, hatta bir nevi kölelik gibidir. Bu tür kişilerde bireysel, akılcı, bağımsız davranışlar gelişmez, hatta gelişemez. Kısacası cemaatlerin üyeleri de, tıpkı kabile kültüründe olduğu gibi, sürüden ayrılamazlar. Bağımsız birey değillerdir; iradeleri cemaat liderine ipoteklidir.

Yukarıda özetlenen nedenlerden dolayı, feodal kültürden, kavimcilik töresinden, cemaat örgütlenmelerinden kurtulamamış devletlerde demokrasi anlayışı iyi işlemez. Çünkü bireyselleşme ve bireyin özgür iradesi kısıtlanmıştır. Ulusal kültür ve ulus bilinci yeterince oluşmamıştır. Kişiler toplumun tümünün varlığı ve çıkarı yerine kendi kabileleri ya da cemaatlerinin yönlendirmeleri ile kara verir ve oy kullanırlar. Ulus kültürü ve ulus bilincinin yeterince gelişmediği devletlerde ANAYASA BİLİNCİ ve ANAYASANIN ÖNEMİ DE ANLAŞILAMAZ. Çünkü çağdaş hukuk dünyevi kabul edilir ve fazla önemsenmez. Bireylerin yerine feodal bey kalıntılarının ya da cemaat önderlerinin iradeleri MİLLİ İRADE olmaya devam eder. Kör/topal, ya da düşe/ kalka da olsa 150 yıla yakın demokrasi deneyimimize rağmen özgür bireyler ve özgür toplum oluşturmakta yeterince başarılı olduğumuz söylenemez. Bireyleri yeterince özgür olmayan toplumların da/ çağdaş olması beklenemez.

Toplumsal yapılar sabit/değişmez değildir. Tarihsel süreç içinde değişim ve gelişime uğrarlar. Aile, eğitim, hukuk, din, ekonomi ve siyaset gibi toplumsal kurumlar yeniden yorumlanır ve yeniden şekillenir. Bu gelişim ve değişim süreci içinde feodal kabile ve cemaatçı yapıların çözülmesi beklenir. Feodal toplum değerlerinin, giderek yerlerini ulusal değerlere bırakması kaçınılmaz olur. Klan, kavim, soy, ırk, cemaat bölgecilik gibi değerlerin yerini toplumun ortak ulusal çıkarları(ortak iyiler) almaya başlar. Ulusal ve herkesi kucaklayıcı kültür boy verir. Yurt, ulus(millet) ve bayrak sevgisi bütün sosyal değerler katmanının üstüne yükselir. Savaşta, barışta, tasada ve kıvançta halk bu ortak değerler ekseni etrafında birleşilir. Eğer bu birleştirici ulusal değerler çarpıtılmadan ve ayrıştırmaya fırsat verilmeden doğru yönlendirilir ve yozlaşmadan devam ederse temel insan haklarına ve koşulsuz insan sevgisine dayalı evrensel değerlerle bütünleşir. Kendi ulusal özünü kaybetmemiş evrensel bir karaktere bürünür. Bu yeni toplumsal yapı çağdaş, laik, çoğulcu, evrensel değerlerle bütünleşmiş gerçek bir demokratik rejime dönüşmüş olur.

Halkımızın bazı tutucu kesimleri, klan, kabile, cemaat ve soy kültürüne dayalı Ortaçağ değerlerini kendi ulusal kültür değerleri sanarak, gerçeğin tersine, kendi çağdaş ulusal kültürüne ve çağdaş değerlerine yabancılaşır. Evrensel ve çağdaş değerlere sırtını döner. Tam da bu kıvamdaki böyle bir sosyal atmosferi fırsat bilen siyasi partiler ve yöneticiler muhafazakarlık ve milliyetçilik algısı yaratıp toplumun bu cehaletini sömürerek iktidar olmanın yolarını arayıp bulurlar. Türkiye’de yaşanılan sosyolojik, siyasal değişmeler büyük oranda bu bireysel ve toplumsal açıklamalara yakındır.

Kıssadan hisse; ya da çözüm nedir? Çağdaş ve evrensel çözüm; kendi öz kültürümüzün özünü bozmadan ve o özün içindeki evrensel değerleri iyi anlayıp, ulusal değerlerle evrensel değerleri doğru olarak sentezleyebilmektir. Bu yol zordur, fakat kalıcı ve uzun ömürlüdür. Barışçı, birleştiricidir. Çağdaş ve demokratiktir.

28.01.2017 Mersin / Prof. Dr. Halil ÇİVİ


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları